Barbaros Mühendislik


Go to content

Gelişme 3

Akşam Yazıları



Neden Artık Kolay Kolay

Kriz Olmaz?


1994 KRİZİ yıllarca üst üste alınmış yanlış ekonomik kararların bir sonucu idi. 1990 yılından itibaren yavaş yavaş piyasa ekonomisinden vazgeçilmiş, döviz ve faiz fiyatları Merkez Bankası tarafından belirlenmeye başlanmıştı. Serbest piyasa ile Merkez Bankası döviz fiyatları arasında fark oluşmuştu. Hazine İç Borçlanma faizlerine dahi müdahaleler sözkonusuydu. Kişi ve kurumlar, mevduatlarını döviz olarak tutmayı tercih ediyorlardı.
Burada, şimdiye kadar kamuoyunun bilgisine sunulmamış olan iki olaydan bahsetmek istiyorum:
Bu politikaların ülkeyi sonunda krize götürebileceğini, 1990 yılı başlarında o zaman Cumhurbaşkanı olan Merhum Turgut Özal'a yazılı olarak bildirmiştim. Yazının birer örneğini de, Hazine Müstaşarı'na ve Merkez Bankası Başkanı'na göndermiştim.
Yine 1992 yılında, Borsa Başkanlığı görevini yürüttüğüm sırada ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olan Tansu Çiller'e konuyu açmıştım. Çiller de konuyu çok önemli bulduğunu, gecikmeden tedbir alınması gerektiğini söyleyerek, benim durumu bizzat Başbakan'a anlatmamın faydalı olacağını söylemişti. Çiller'le birlikte, Sayın Demirel'i ziyaret ettik. Demirel yarım saate yakın beni dinledi. Ama, o sırada görev başında olan Merkez Bankası Başkanı onu daha değişik yönde ikna etmişti.
Bugün çok şey değişti; ama, hâlâ kriz edebiyatı rafa kalkmadı. Yıllar süren, bu denli yüksek enflasyonun asıl ve gerçek kriz olduğu bir kenara bırakılırsa.
Oysa, 1994 Krizi'ne benzer bir krizin çıkması son derece güç görünüyor. Neden mi?
a) Piyasalara müdahalenin olmadığı ülkelerde döviz ve faiz fiyatları gereğinde yükselip, düşerek hem erken uyarı görevini yaparlar; hem de spekülatif hareketleri azaltırlar. Serbest Piyasa Ekonomisi uygulandıkça; örneğin, serbest piyasa ile Merkez Bankası döviz fiyatları arasında fiyat farkı yaratılmadıkça, para piyasasında Merkez Bankası'nın Türk Lirası alım satım faizleri arasındaki marj geniş tutuldukça kolay kolay kriz olmaz.
b) Döviz rezervi bugünkü haliyle, Merkez Bankası'nın tüm döviz yükümlülüklerini karşılayabiliyor. Yüksek döviz rezervi, gelişmekte olan ülkelerde istikrarın en büyük garantisidir. Hele bu ülkelerin paraları konvertibl ise. Merkez Bankası ve Bankacılık sisteminin toplam döviz rezervi ve ülkenin döviz girdileri azalmıyorsa, cari işlemlerde ani ve yüksek açıklar beklenmiyorsa kriz yine olmaz.
c) Ekonomi yönetimi tecrübe kazandı. Ekonomi yönetimi, ülkeyi bir anda kurtaracağı söylenen cinfikirlere kanmıyorsa; serbest piyasanın gereğine inanmışsa, piyasalara müdahaleleri asgari seviyelerde tutuyorsa ve piyasanın işleyişine hâkimse kriz çıkmaz.
d) Kişi ve kurumlar döviz değil, Türk Lirası üzerinden ve Türk Lirası enstrümanlara yatırım yapıyorlarsa, döviz mevduatları oransal olarak artmıyorsa kriz çıkmaz.
e) Hazine'nin iç ve dış borçlanma ihtiyacını rahatlıkla karşılayabiliyor olması kriz olasılığını kaldırır. Hazine, bilhassa iç borçlanmada vade uzatabiliyorsa, piyasada güven ortamının arttığı sinyali alınabilir.
f) Reel faizlerin düşme eğiliminde olması, yani piyasa faizinin gittikçe enflasyon oranına yaklaşması istikrar habercisidir. Merkez Bankası para piyasasından sürekli ve günlük olarak, yüksek reel faizlerle borç almıyorsa; Hazine, Merkez Bankası kaynaklarını zorlamıyorsa kriz yaşanmaz.
g) Borsa'da işlem hacmi yüksekse, Türk ve yabancı kişi ve kurumlar Borsa'da hisse senetleri yatırımı yapıyorlarsa, ülkeye ve yöneticilere güven ortamı artıyor demektir. Hele, yüksek kalkınma hızları sağlanabilmişse, ülkeye ve ekonomisine güvenin sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sanıyorum artık kriz edebiyatını bir kenara bırakıp, enflasyonla uğraşmanın zamanı geliyor.
Ama, bunun için her şeyden önce, politik istikrar gerekli!..

11 Ekim 1996




Turgut Bey, İyi Bir
"Treasurer"dı


1986'DAN SONRAKİ yılların ülkemizdeki gözde mesleklerinden biri "Dealer" olmaktı. Yavaş yavaş piyasa ekonomisini tanıyan mali sistem, yeni bir meslek yaratmıştı. "Dealer"lar günlük olarak piyasalarda Türk Lirası, döviz v.s. alım satımı yapan kişilerdi. Sloganları, "Once a dealer, always a dealer" olmuştu. Yani, "Dealer olan, dealer kalır."
Daha sonra, "Treasurer" denilen "Hazine Yöneticileri" yetişti. Bunlar yalnız para yönetebilen değil, uzun vadeli planlar yapabilen kişilerdir. Çoğu zaman, "Dealer"ların başıdır.
"Treasurer"lar öncelikle dünyanın, yoğun ilişkide bulunduğu ülkelerin ve kendi ülkelerinin ekonomisinin nereye gittiğini bilmek durumundadırlar. Sonra, ülkenin ve sektörün içinde bulunduğu "Business Cycle" (Dalgalanma), tesbit edilir. İçinde bulunulan kuruluşun uzun vadeli çıkarı belirlenip "Dealer"ler buna göre yönlendirilir.
İşte, ülkemizde her bankaya, her mali kuruluşa hatta, her ekonomik birime gerekli olan insan tipi. Kısacası ekonomiyi, piyasayı, bulunduğu kuruluşun ve ülkesinin çıkarını bilen yetişmiş bir yönetici.

1988 yılının Eylül-Ekim aylarında da, 1994'deki gibi mali kriz olmamakla birlikte bir döviz krizi yaşamıştık. Para arzı pek değişmemiş olduğu halde, döviz fiyatları spekülatif hareketler neticesinde yükselmişti. Örneğin, Dolar 1.500 Liradan 2.300 Liraya kadar çıkarılmıştı.
Bu dönemde de, bankalar "Bull Market" (Yükselen Piyasa)'dan yararlanıp, her gün artan döviz fiyatlarından faydalanarak günlük kârlar yapmak peşine düştüler.
"Treasurer" kavramı daha yeniydi ve onlara sadece birkaç bankada görev verilmişti. Bu yüzden, mali kuruluşların çoğu Dolar fiyatının "Real Effective Exchange Rate" (Olması Gereken Kur)'e göre 1.600 Lira civarında olması gerektiğini göremediler. (Gerçi bazıları, 1994 krizinde de 1 Dolar = 30.000 Lira seviyesini göremedi.)
Neticede, 14 Ekim 1988 günü Merkez Bankası piyasaya müdahale etti. Bu, ekonomi tarihimizde Merkez Bankası'nın ilk piyasa müdahalesi olmuştur.
Bu müdahale daha sonra, "Kara Cuma" adıyla ekonomi literatürümüze geçecekti.
Müdahale sonucunda, Dolar 1.600 Liraya geriledi. Zaten, "Reel Effective Exchange Rate" de bu seviyelerde idi.
Döviz Piyasası'nın ve Serbest Kur Belirleme Seansları'nın birkaç ay önce başlamış olması ile getirilen döviz serbestisinin spekülatif yükselmede payı vardı.
Bu dönemde, Merkez Bankası döviz swaplarının 900 milyon Dolar seviyelerine çıkması ve bu yolla Türk Lirası yaratılmasının da spekülatif harekette payı olduğunu söyleyebiliriz.


Bu tarihi gelişmeyi anlatmamın iki nedeni var:
Bunlardan birincisi, Merkez Bankası'nın "Piyasa Ekonomisi"nin korunması konusundaki ısrarlı direnişidir.
Döviz Piyasası'nın kuruluşunun erken olduğu, yeterli döviz rezervi olmadan döviz fiyatının serbest bırakılmaması gerektiği, bankaların her döviz alım satım işlemini döviz piyasasından geçirme zorunluluğu olmadıkça sistemin çalışmayacağı gibi, geriye dönüşü çağrıştıran görüşlere Merkez Bankası direnebilmiştir.
Bu tarihi gelişmeyi anlatmamın ikinci nedeni, Başbakan Turgut Özal'ın tutumudur.
Turgut Bey, kriz sırasında bir kez olsun Merkez Bankası operasyonlarına müdahale etmedi. Ama, Cuma günü yapılan Merkez Bankası müdahalesini takip eden Pazartesi günü, memnuniyetini belirtmek üzere Merkez Bankası'na geldi. Müdahaleyi yapan ekiple tanıştı.
Turgut Bey'le ilk tanışmam işte böyle oldu.
İlk kez bir Başbakan, bir Genel Müdürü ve bir servisi ziyarete geldi.
Aslında bu ziyaret, birçok şeyin başlangıcıydı.
Turgut Bey, ülkenin "Treasurer"lara olan ihtiyacını anlamıştı. Çünkü, kendisi de bir anlamda iyi bir "Treasurer"dı.

17 Nisan 1997




Özal'ın Ani Ziyareti




AĞUSTOS 1988'de başlatılan Döviz ve Efektif Piyasası uygulamasından yaklaşık iki ay sonra, 14 Ekim 1988 Cuma günü Merkez Bankası'nın serbest döviz piyasasına ilk müdahalesi olmuştu.
Bankaların "Kara Cuma" olarak adlandırdıkları bu operasyon, Merkez Bankası için çok başarılıydı.
Bu müdahaleyi takip eden 17 Ekim 1988 Pazartesi Günü, Başbakan Özal Merkez Bankası Piyasaları'nı görmeye geldi.
Özal'ın bu ziyarete ani karar verdiği anlaşılıyordu.
Özal geldiğinde, Banka'nın Başkanı ve bazı üst düzey yetkilileri yurt dışında idiler.
Başbakan gelir gelmez, Piyasalar'ın bulunduğu üçüncü kata çıktı. Benimle biraz konuşup bilgi aldıktan sonra ekranların başına geçti.
Bir "Dealer" gibi, ekranlara fiyat girdi.
Kur Belirleme Seansı'nı izledi.
Turgut Bey'in Başbakan olarak, Merkez Bankası'na yaptığı tek ziyaretti. Banka'da saatlerce kaldı.
Turgut Bey'le ilk tanışmam işte böyle oldu.
Turgut Bey, mali sistemdeki büyük değişimi fark etmişti.
Bu ziyaretinden sonra zaman zaman doğrudan beni arayıp piyasa gelişmeleri hakkında ilk elden bilgiler aldı.
Başbakan'ın sıklaşan telefonlarının, her konuşulanı kendilerine aktarmama rağmen, Banka yönetimindeki diğer arkadaşlarla aramızın açılmasına neden olduğunu kabul etmek zorundayım.
Belki, Turgut Bey doğrudan bilgi almakla yönetimdeki diğer arkadaşlara benim aracılığımla bir uyarıda bulunmak istiyor; belki de, en doğru bilgileri benden alabiliyordu.
Bunun cevabını hiçbir zaman öğrenemedim.
Turgut Bey'in ziyareti benim için, Merkez Bankası'ndan ayrılma kararımın başlangıcı olmuştu.
Turgut Bey'in iyi ilişkide olduğu bazı yöneticiler yokken Banka'yı ziyaret etmesinin cevabı gecikmedi.
Banka yönetimi, "Altın Piyasası"nın açılışını geciktirmek suretiyle, Turgut Bey'in bu yeniliği 1989 Mart Mahalli Seçimleri'nde bir koz olarak kullanmasını engelledi.
"Altın Piyasası", 1 Nisan 1989'da açıldı.
Banka'da başka yenilikler yapmama olanak kalmadığını anlar anlamaz ayrılmayı kafama koydum. Ayrıldım da.
Ayrılmamam için çok ısrar edilmesine rağmen.
Bu nedenle, daha önce kurmak için söz verdiğim "Tahvil Piyasası"nın kuruluşunu, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanlığım sırasında gerçekleştirdim.

Dünya'nın birçok ülkesinde liberalleşme süreci yaşandı.
Ama bizde piyasalaşma, Merkez Bankası işlevlerinin yeniden tanımlanmasına olanak sağladı. Daha önce "Orta ve Kısa Vadeli Krediler" aracılığı ile Merkez Bankası'nca yapılan kaynak dağıtımının, ortadan kalmasına neden oldu.
Salt bu nedenle bile, reform yönü ağır basıyordu.
Bu reformun tamamlanması ise, ancak 1993-1995 yıllarında fonların bütçe içine alınması ve teşviklerin kaldırılması ile Tansu Çiller tarafından gerçekleştirildi.

18 Nisan 1997



Bilenler, Öğretenler,
Yapabilenler


MÜCELLİDOĞLU Ali Çankaya, "Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler" adıyla, 9 ciltlik bir eser yazdı. Bu eserle Mülkiye, 1972 yılında Dünya'nın en detaylı incelenmiş kurumu olmuştu. Yabancı üniversitelerde bu eserle ilgili, iki ayrı "Doktora Tezi" verildi. Günlük yaşamaya alışmış ülkemizde, bu başarı kimseyi ilgilendirmedi.
Rahmetli Çankaya'ya üniversite öğrenciliğim sırasında zaman zaman gider, öğütler alır, işlerine yardım etmeye çalışırdım. Beni, "Manevi Yeğenim" diye tanıtırdı.
Ali Çankaya, günde yirmi bir saat, haftada yedi gün çalışırdı. Çalışmayı ondan öğrendim. Şimdi, O'nun tek başına yazdığı kitabı on kişilik bir ekip genişletmeye ve günlük hale getirmeye çalışıyor.
Benimle konuşur, benden bir şeyler öğrendiğini söylerdi. Herkesin aynı zamanda öğrenci ve öğretmen olduğunu ondan öğrendim. "Öğretme"nin ve "Öğrenme"nin ayrı ayrı zevkli şeyler olduğunu öğrendim.

"Öğretmek" için, bilmek gerekiyor.
"Bilmek" için okumak, görmek, detayını incelemek, benzerleriyle karşılaştırmak, daha iyisinin nasıl olabileceği konusunda bir fikre sahip olmak lazım.
"Öğretmen Olmak" için, bildiğini anlatabilmek, öğrettiğini uygulamaya çalışmak, özverili ve hoşgörülü olmak gerekiyor.
"Gerçek Öğretmen Olmak", işte bu nedenlerle zor.
"Yapabilmek" için ise öğretebilecek kadar bilmek yetmiyor.
"Yapabilmek" için, mevcut düzenin devamından çıkarı olanları aşabilmek, kişileri ve yapılacak işin ilgililerini ikna edebilmek, çoğunluğun çıkarının yapılacak işe uygun olduğunu anlatabilmek, yapılacak işin zamanlamasını iyi ayarlamak lazım.
"Yapabilmek" için, kadro oluşturmak, yapacağın işin genel sistem içindeki yerini ve bağlantılarını bilmek, bazen yalnız kalsan bile doğru bildiğinde ısrar edebilmek, daha sonra kırk akıllının düzeltmek zorunda kalacağı bir işe girişmemek gerek.
Gördüğünüz gibi, "Yapabilmek" en zoru.
Çünkü, risk ve sorumluluk alabilmek gerektiriyor.
İşte bu nedenle, yapabilenler zor yetişiyor.
"Bilenler" ve "Öğretenler" teorisyenlerdir.
Bunlar "Yapabilenlere" imkân vermelidirler.
Çünkü, "Yapabilenler"in işleri çok, kendilerini anlatacak vakitleri yoktur.
"Bilerek Yapabilenleri" çoğaltmadıkça kalkınamayız.
Bundan sonra, ülkemizde de, zor olanı seçerek, "Bilerek Yapabilenleri" etrafında toplayıp onlara "İş Yapma Olanağı" sağlayanlar kazanacaktır.

27 Kasım 1996



Bazı İyi İktisatçılar




BAZI iyi iktisatçılarımız, iyi iktisat yazarlarımız yüksek döviz rezervinin enflasyonu artırdığı için, ülkeye zararlı olduğunu söylediler.
Halbuki, azgelişmiş fakat parası konvertibl sayılan ülke ekonomilerinde, enflasyonu kalıcı olarak düşürmek, yüksek döviz rezervine sahip olmaya bağlı.
Yine bir tanesi, yıllardır ihracatı artırmak yerine, sıcak para girişinin ülkeye daha yararlı olduğunu savundu, durdu.
Bu iktisatçı, yıllarca ekonomimizi de yönetmiş ve sıcak paraya mahkûm etmişti. 1994 krizinin gerçek nedeni buydu.
Çok iyi iktisatçılardan kurulu ANAP "A Takımı", bir zamanlar Hazine'nin borçlarını Merkez Bankası'na devrederek, Devleti iç borçlardan kurtarma planları yaptılar.
Neyse ki, bu görüşe kimse inanmadığı için uygulanamadı.
Yine bazı iktisatçılarımız, faiz ve döviz fiyatlarına müdahale ettiler. Emirle faiz düşürmeye kalktılar.
Bir ekonomide aynı anda, hem miktarların hem de fiyatların sürekli kontrol edilebileceğini sandılar. Hem döviz fiyatının, hem de faizlerin aynı anda düşük tutulabilmesi için emirler verdiler.
Bazı çok iyi iktisatçılarımız, "Gazino"ların "Kara Para Aklama Yeri" olduğunu söylediler; bunların kontrol altında çalıştırılmaları yerine, tamamen kapatılmalarını savundular.
Bu çok iyi iktisatçılar, "Altın Borsası" aracılığı ile "Kara Para" aklandığını söyleyip altın aracılarının ve bu işle uğraşanların kaçakçı ve kara paracı olduklarını ima ettiler.
Oysa, "Gazino İşletmeciliği" de, "Altın Alış-Verişi" de uluslararası uygulamaları olan; bütün gelişmiş ülkelerde yıllardır varlığını koruyan ticari faaliyetlerdi.
Şimdi yine, iki iyi iktisatçı, iki ayrı muhalefet partisinin iktisat konusundaki iki ağır topu, Merkez Bankası döviz rezervlerinin "Bavulla Dışarıdan Getirilen Kara Paralar" sayesinde arttığını ısrarlı olarak söylüyorlar.
Oysa, bavulla gelen efektif döviz, mal ve hizmet karşılığı olarak gelmediği takdirde, bu işlemden sonra yurt dışına transfer edileceğinden, hiçbir şekilde Merkez Bankası rezervlerini artırmaz.

Bu iddiaların hiçbiri de doğru değildi.
Hiçbiri.
İşte, bu inandığımız, hepsi iktisat doktoru veya profesörü olan, hatta bazıları ülkemiz ekonomisi hakkında günlük yazılar yazan "İyi İktisatçılar" bizi yanılttığı için, yanlışları doğru zannedip hep aldanıyoruz.
Neyin doğru olduğunu karıştırıyoruz.
Doğruları bir türlü bulamıyoruz.
Kişileri yanlış değerlendiriyoruz.
Bilmeyenleri, biliyor zannedip alkışlıyoruz.
Sonra da, "Neden azgelişmiş kaldık?" diye dövünüyoruz.
Birbirimizi suçluyoruz.
Bizi, bu işin "Profesyoneli" saydıklarımız, fikir yürüttükleri konuda eksik bilgi sahibi olmaları yüzünden yanıltıyorlar.
İnanıyorum ki, farkında bile olmadan.
Detaylı bilgi sahibi olmanın önemini bilmeden.

12 Şubat 1997





İtfaiyecinin Çıkmazı




İNGİLTERE'DE Merkez Bankası temsilciliğinde görev yaptığım günlerden birindeydi. Aniden, "Yangın Alarmı" çaldı. Alarm, her hafta önceden belirlenen zamanlarda denenirdi. Ama bu seferki gerçek bir alarmdı.
Hemen telaşla etrafa bakındık ancak, yangın falan görünmüyordu. Sakinleştik. Nasıl olsa, büromuz giriş katındaydı ve yangını farkedersek binayı çok çabuk terkedebilirdik.
Herkes binayı terketmeye başladı. Biz oralı olmadık. Yanımızda sekreter olarak çalışan, ortaokul mezunu İngiliz bayan, daha önceden yangın hali için hazırlamış olduğunu anladığımız birkaç önemli klasörü kapıp kendini dışarı atmaya hazırlandı.
Bizim için tedirgin olacak bir durum görünmüyordu. Sekreter, hepimizi dışarı çıkmaya zorladı. Onun ısrarı ile dışarı çıkıp apartmandan 20 metre kadar uzaklaştık. Bu aceleciliğinin nedenini sorduğumuzda, bize "İlkokulda öğrendiğimiz Yangın Kuralları (Fire Code), bu hallerde binadan çık ve uzaklaş der," dedi.
İtfaiye geldi ve yangının üst katlardan birinde çıktığı ve söndürüldüğü açıklandı. Tekrar binaya davet edildik.
Biz çocuklarımıza, ne yüzmeyi, ne kayak yapmayı, ne gitar çalmayı, ne çalışmanın ne de düşünmenin kurallarını öğretiyoruz.
Bir kitabı hızlı okumak, zamanını iyi kullanmak, başkalarını dinlemeyi bilmek, bildiğini anlatabilmek, başkalarına yol vermek, sıra oluşturmayı bilmek bizim çocuklarımız için önemli değil.
Yangından kurtulmayı bilmenin de, pek önemli sayılmadığı gibi.
Bizim çocuklarımız için önemli olan, "Havuz Problemleri".
İlkokulda kural öğrenemeyince, profesyonel hayatta da kural uygulamaya yanaşmıyoruz.
Ama bizde çoğu zaman kuralları uygulayanlar, suçlanmıyorlar mı?
Bu nedenle, yetkililer çoğu zaman, olması gerekeni uygulamakta zorlanıyorlar.
Örneğin, birkaç gün önceki olayda, tanker yanmaya bırakılsaydı ama patlamasaydı suç, gene itfaiyede aranmayacak mıydı?
Biz kuralları profesyonelce koyup bunları uygulamayı zorunlu hale getirmedikçe karşılaşacağımız sonuçlar, tankerden sonra da, tankerden önceki gibi olacak.

Öncelikle, profesyonelce hazırlanmış, detaylı kurallar olacak.
Sonra, bu kurallar topluma öğretilecek.
Uygulamacılar, kuralları bütün detayı ile bilip mutlak biçimde uygulayacak.
Bir anlamda toplumu eğitme görevi üstlenmiş medya gibi oluşumlar ile denetçiler de, kurallara ve prensiplere yeterince hâkim olacak ve sahip çıkacaklar.
İşte o zaman, kuralları uygulayanlar, suçlanmayacaklar. Ve kuralları uygulamakta zorlanmayacaklar.

17 Şubat 1997



Ana Sayfa | Hakkımızda | İletişim | Yaman Törüner | Akşam Yazıları | Site Map


Back to content | Back to main menu